Öğretmen ve Eğitim Dergisi     

 
Abonelik
Anketler
Editörden
Film Kulübü
Güncel Yazılar
Haberler
İktibas
İletişim
İyi Örnekler
Karikatür
Profesyonel Gelişme
Röportajlar
Tüm Sayılar
Ünlemler
Web Siteleri
Yazar Öğretmenler
Yazarlar
Yazı Gönder
Yorum Yaz
- EDİTÖRDEN

10. Sayı: Sınıfta Günceli Konuşmak

Editörden
   
- Sosyal Ağlarda Bize Katılın
Öncü Eğitimciler Facebook SayfasıÖncü Eğitimciler Twitter SayfasıGoogle Grupları
 İNSANLIĞA YENİ BİR EĞİTİM MODELİNİ BİZ SUNABİLİRİZ
(Bu yazı 958 kez görüntülendi.)
 

İNSANLIĞA YENİ BİR EĞİTİM MODELİNİ BİZ SUNABİLİRİZ

Prof. Dr. Selahattin TUR AN

Prof. Dr. Selahattin Turan’ı ilk defa 2008 yılında Erzurum’da dinledim. Çok etkileyiciydi. 35 sunum içinde hemen fark ediliyordu. İGEDER’e davet ettim. Kabul etti. Öğretmenler de beğendi. Aykırı söylemleri, cesurca çıkışları ile tutuldu. Kendisini Konya’da, Samsun’da, Trabzon’da tekrar dinledim. İstanbul’da Öğretmenim Sempozyumu’ndan sonra röportaj teklifimi ilettim: “Olur” dedi. “Ancak Eskişehir’e geleceksin” dedi. İGEDER Dergi için, sizin için gittim, görüştüm, konuştum.

– Eğitim bilimleri ve öğretmen yetiştirme konusunda ciddî ve önemli bir birikime sahip, yerli ve uluslararası kuruluşlarda, dergi ve yayınlarda önemli bir isim. Eleştirileri ve karşılaştırmaları harika. Referansları sağlam. Batı düşünce ve eğitim tarihini iyi biliyor. “Batı insanî açıdan çıkmazdadır. Batı’nın bize ihtiyacı var. Güneş doğudan doğacak; İnsanlığa, ‘iyi insan’ modelini biz sunabiliriz” diyor. “Türk milli eğitim sistemini, okulu ve öğretmen yetiştirmeyi yeniden düşünmek gerekir “ diyor. “Eğitimde 2050 ve 2100 vizyonundan, yeni bir medeniyet inşasından” bahsediyor. Prof. Turan’ın uyarılarına kulak vermemiz gerekiyor.

Prof. Dr. Selahattin Turan’la yaptığımız röportajdan bir bölümü sizlere takdim ediyorum. Zevkle okuyacağınızı umarım.

Sayın Turan, konumuz ideal insan! Hangi insan ve nasıl eğitim? Sizce bir eğitim sisteminin ideal insan modeli olmalı mı? Eğer olmalıysa bu insan modelini nasıl tanımlarsınız?

Eğitim öteden beri, her ülkede, çok tartışılan bir konudur. Şunu açıkça söyleyebilirim ki bizdeki eğitim birikimi, yeryüzünün en kapsamlı, en derin ve en etraflı eğitim birikimidir. Fakat bu birikimden çok az yararlanan bir toplumuz. Eğitim temelde hem Batı’da, hem Doğu’da stratejik bir önem taşımıştır. Yani ülkelerin var olma stratejileriyle ilişkili bir şeydir. Nasıl bir medeniyet kurgusu etrafında, geleceğimizi, tasarlamalıyız? Bu eğitimin başlangıç, hareket noktasını oluşturan sorudur. Bizde Mümtaz Turhan, Osman Turan, Nürettin Topçu ve Erol Güngörler gibi düşünürlerimiz bu konuya değinmiş, kafa yormuşlardır. Batı’yı bu anlamda dile getiren ve ilk eleştiriyi getiren Nietzsche’dir. Başta, Nietzsche olmak üzere Batı uygarlığının çöktüğünü, dibe vurduğunu, daha iyi bir insanî toplum inşa etme hedefine ulaşamadığını, önde gelen entellektüeller dile getirmiştir. Bizde, yeni bir toplum-yeni bir uygarlık, yani kendimizi yeniden inşa etmek yerine, başka bir toplumun üretmiş olduğu modelleri aktarmak üzerine dayalı bir yapıya doğru dönüştü. Batı’nın insanî modelleri, bize uymuyor gibi geliyor bana. Doğrusu, teorik olarak da uyması mümkün değil. Zaten uygulamada bunu görüyoruz, uymuyor. Bu hususu Tanpınar eserlerinde güzel işlemiştir. Bizim kendi kodlarımıza dayalı iyi insan yetiştirme modeli geliştirmemiz gerekir.

Şimdiye kadar olan bütün çalışmalar, bir anlamda adaptasyon çalışması mı demek istiyorsunuz?

Evet, bir adaptasyon, uyarlama ve aktarma çalışmasıdır. Az önce bahsettik, Batı uygarlığı insanî açıdan çıkmaz içindedir. Fakat bu çöküş süreci içinde bile Batı yeni modeller geliştirmiştir. Bu onların güçlü yanıdır. Biz ise bunu başaramadık. Eğitimde en stratejik konu olan program geliştirme alanındaki bütün çalışmalar bile batıdan uyarlamadır. Bu husus yeniden düşünülmesi gerekir.

Peki, bunun sebebi nedir? Bizim akademisyenlerimizin, düşünürlerimizin, bu konuda rol alan insanlarımızın altyapısı mı yetersiz? Yoksa batı medeniyeti karşısında bir aşağılık kompleksi mi var?

Medeniyetimiz sarsıntı geçirince, özelikle, Cumhuriyetimizle birlikte Osmanlıdan kopuş süreci başlayınca, bu bizi, sosyal bilimci ve eğitim bilimleri alanında çalışan akademisyenin sahip olması gereken yeterlilik ve birikimler alanımızı da zayıflattı. En basitinden iyi bir sosyal bilimci olabilmeniz, iyi bir eğitimbilimci olabilmeniz için çokiyi derecede Osmanlıca, İngilizce, Arapça, Lâtince ve doğu dillerinden birini bilmeniz gerekiyor. Diğer bir boyutu ise Batı uygarlığında her insan günahkâr olarak doğar. O bakımdan batısal anlamda eğitim, ‘istendik davranış değişikliği oluşturma’ olarak tanımlana gelmiştir. Bu bir dünya görüşüdür. Bu anlayışın aksine, bizim uygarlığımız, kendi ölçülerini geliştirmiştir. Uygarlığımızın bakış açısına göre her çocuk günahsız olarak doğar. Her çocuk veya insan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Bizim medeniyetimizde; ‘kendini bilen, rabbini bilir; kendini bilen, dünyayı bilir. ’ Kendini bilen, karşısındaki insanı bilir. O bakımdan değer verir, çünkü eğitim aslında bir tür ‘bilme’ sürecidir. Özetle, eğitim sorunu bir medeniyet sorunudur. Bilenle bilinen arasındaki ilişkidir, görgüdür, terbiyedir. Yani çocuklara, “iyi insan ol!” diyemezsiniz. İyi insan, insanın insanla ilişkilerinde tecelli eder. Bizde insan algısı ve eğitimi böyle bir medeniyetin üzerine inşa edilmiştit. Kısaca, eğitim çocuğa iki şey vermelidir: Kendine güven ve toplumuna güven. Eğitim bu temel varsayımla başlar.

Sahip olduğumuz bu ciddî birikimi yok sayarak yeni bir sistem kurmaya, yeni bir model geliştirmeye mi çalışıyoruz demek istiyorsunuz?

Her medeniyet kendi içinde yücedir, üstündür, iyidir. Her toplum kendine özgüdür. “Bizim toplumumuz A toplumundan daha üstündür.” demem. Bu ahlâkî bir yaklaşım olmaz. Siz ürettiğiniz modellerle bu üstünlüğü göstermek zorundasınız. Bizim toplumun özünde “adalet” kavramı vardır. “Merhamet” kavramı vardır. “Hoşgörü” vardır. Kendini başkalarının yerine koyma vardır. Bunları çoğaltabilirsiniz, yüzlerce güzel örnekler verilebilir. Bizde eğitim, “iyi insan”, “erdemli insan”, “ahlâklı insan” dediğimiz bir kavramlaştırmayı yapamadı. Bu kavramlaştırma, belli başına tartışılması gereken başka bir husustur. Öngörülen ideal insanı, uygulamada yetiştirmek başka bir süreçtir. Ama ikisi birbirine bağlantılandırılmalıdır. Batı’nın varsayımlarına dayalı eğitim kuramlarını buraya aktarırsanız; iki arada bir derede, çok zavallı bir insan tipi yetiştirirsiniz. Ve bu tip, hastalıklı bir tip olur. Tekrar ediyorum, eğitim çocuğa iki şey verecek: kendine güven ve toplumuna güven. Ancak bu şartlarda yeni bir medeniyet kurabiliriz. Ve açıkça söylemek gerekir ki insanlığın bizim kuracağımız medeniyete ihtiyacı var.

Sayın Hocam, biz öğretmeniz. Medeniyetimizin kodlarından bahsediyorsunuz. Peki, bunu uygulamada nasıl hayata geçireceğiz?

Çocuklara güven veren eğitim yapıları kurun. Bizim kültürümüzde bu konu çok önemsenmiştir. Bizde korku yoktur. Korkunun olmadığı yerde güven ve sevgi vardır. Selçuklu’da da böyle, Osmanlı’da da. Çocuklar sevgiyle beslenmiştir, hatta bu bağlamda anne çok önemsenmiştir. Batının bugün öğretmeye çalıştığı değerleri, siz Gazzali’yi, Farabi’yi arkaya doğru giderek okuduğunuz zaman görüyorsunuz, medeniyetimiz, bunları çok güzel kavramlaştırmıştır. Meselâ çocuk ve oyun. Çocuğun hayatında oyunun rolü çok stratejik ve önemlidir. Doğru. Okul öncesinde çocuğun gelişimindeki önemi çok tartışılmıştır bizde. Fakat dünyayı yeniden keşfediyoruz. O zaman özgün model geliştirmek için doğu ile batıyı nasıl sentezleyebiliriz? Çünkü bizim, toplum olarak da ülke olarak da aslında insanlık için modeller önermemiz gerekiyor. Bu bizim tarihi bir sorumluluğumuz. Bizim kültürümüzde yeryüzü hâkimiyeti ülküsü var. ‘Nizamı âlem’ deriz biz ona. Bu kavram Batı’nın küreselleşme kavramından farklıdır. Küreselleşme sadece ticarî amaçla yayılmadır. Bizim kültürümüz o küreselleşmeyi âleme şekil verme, yön verme ama insana yön vermeme olarak kavramlaştırıyor. Belki bunu abartılı bulabilirsiniz ama 2050’de, 2100’de yeryüzüne şekil vermek, insanlık için modeller üretmek bizim görevimiz olacak.

Akademisyenlerimizde, siyasetçilerimizde, bürokratlarımızda bu özgüven var mı? Siyasî ve stratejik düşünce üreten kurumlarımız bu yönde çalışmalar yapıyorlar mı? Talim Terbiye, eğitim fakülteleri, öğretmen liseleri, okulların işleyişi… Nerede tıkanıyoruz; hedeflerimizde mi bir eksiklik var? Yoksa uygulamada mı bir zafiyet var?

Ünlü düşünür John Dewey der ki; “okulun toplumu olmaz, toplumun okulu olur.” O bakımdan okul bir öğrenme ve yaşama alanıdır. Ama toplumun değerlerinin yaşandığı öğrenildiği bir alandır orası. Şimdi bizim okullar tam tersi noktaya geldi. İnsanların okullardan keyif almadığı, öğretmenlerin kendisini sadece devlet memuru olarak gördüğü yerlere dönüştü. Bu öğretim görevlilerinde de böyle: “Saatimde girer, çıkarım; paramı alırım.” Ne öğretmenlerde, ne yöneticilerde, ne toplumda ne de akademik çevrelerde daha iyi bir Türkiye toplumu kaygısı yok veya giderek azalıyor. İnsanımız insanî değerlerimizi göz ardı ederek giderek maddeye yönelmeye başladı. Bu husus tartışmaya açılmalıdır. Herkes gündelik yaşamın sıradanlığında kendi çıkarlarını ve kendi çocuğunu düşünüyor. Herkes kendi çocuğu için düşündüğünü toplumun bütün çocukları için düşünmüyorsa kendi sonlarını hazırlıyorlardır. Maalesef bugün Türkiye’de herkes kendi çocuğunu düşünüyor. Ama kendi çocuğunun elli yıl sonra yaşayacağı toplumu ve insanlığı düşünmüyor. Herkes günü kurtarmaya çalışıyor. Böyle bir eğitim algısı olabilir mi? Eğitim bir insanîleşme sürecidir. Ben bu alanda 20–25 yıldır yazıp çiziyorum. Eğitim, çocuğun kendi potansiyelini keşfetme sürecidir. Eğitim, çocuğun kendisini bilmesi sürecidir. Eğitim, daha insanî bir dünya ülküsüne hizmet etmelidir. Bütün bunlar üzerinde durulması gerekiyor. Okullar, bugün sadece diploma dağıtılan merkezlere dönmüştür. Ve en kötüsü de “ideal öğretmen”i kaybettik. Çocukları, sıralamaya, sıraya dizmeye ve yaftalamaya başladık.

Türk milli eğitim sisteminde temel sorun nedir? İyi insan ve iyi öğretmen yetiştirme projelerimiz var mı?

Biraz iddiali bir laf olacak ama ben Türkiye’nin eğitim sistemini üç yılda dünyanın en saygın eğitim sistemi haline getiririm. Bu kadar iddialıyım. Ben toplumumuza ve insanımıza güveniyorum. Kendi modelimi kuracağım. Bu modelde bana iki yüz kişi vereceksiniz. Bunların hepsi iyi derecede dil bilen, hepsi öğretmenlikten gelmiş olacaklar. En az üç beş yıl öğretmenlik yapmış olmalılar. Bunlara beş on bin TL arasında maaş vereceğim. Adanmış insanlarla, ben bu sistemi, dünyanın en iyi sistemi haline getiririm. Türkiye’ye özgü eğitim modelini ben geliştiririm ve bu da çok zor bir iş değil. Bugün Talim Terbiye’de beş yüz, altı yüz kişinin çalıştığı söyleniyor. MEB’in politika üreten, entelektüel bir lider olması gerekiyor. Bir örnek vereyim size: Batı’da, öğretmenlerin yüzde altmışından fazlası yüksek lisanslıdır. Bizde sadece yüzde 7’si yüksek lisanslıdır. Gelişmiş birçok ülkedeki okul müdürlerinin hemen hepsi yüksek lisans/doktora yapmıştır. Eğitim sistemimiz bazı temel ve pratik sorunları varki bunları bile çözememiştir. Meselâ, Bursa’da 6 saat derse giren müzik öğretmeni var. Senin Erzurum’unda İspir ilçende, Şanlıurfa’nda müzik öğretmenin yok. Bunu bile MEB âdil bir şekilde dağıtamamış, âdil bir öğretmen atama modeli kuramamış. Meselâ Ankara’da altı bin kişi okul çağında olmasına rağmen okula başlayamamış. Nitelikli öğretmen olmadığı müddetçe eğitim sorunlarını çözemezsiniz. Dünyanın en kötü öğretmen geliştirme düzenlerinden birine sahibiz. Öğretmen yetiştirme dibe vurmuştur. Bunlar iddali sözler olabilir fakat namusluca, kendi sorunlarımızla yüzleşir ve dile getirirsek çözümlerini bulabiliriz. Bunları ifade etmekten bile korkuyoruz.

Nitelikli öğretmeni nasıl yetiştireceğiz?

Öğretmen okula dayalı yetiştirilir. Türkiye buna geçemedi. Dört yıl eğitim fakültesinde teorik dersler veriyorsunuz. Sonra bir yıl stajyer öğretmenlik yapıyor. Orada bilgileri görgüleri eskimiş bir müfettişi, şübe müdürünü ders vermek için getiriyorsun. Çocukların öğretmenliğe başladığı zaman dengeleri bozuluyor. Öğretmenler, ilk iki yılı fakültede, son iki yılı da tamamen uygulamalı okullarda yardımcı öğretmen olarak geçirmeli. Eğitim fakültelerinin uygulama okulları olmalı. Bugün eğitim fakültelerinde, ben de dâhil olmak üzere hiç öğretmenlik deneyimi olmayan öğretim üyeleri var. Eğitim fakülteleri, fenedebiyat fakültelerinin arka bahçelerine dönüştürülmüş. YÖK öğretmen yetiştirmeyi yapboz tahtasına dönüştürmüş. Bu konuda, Talim Terbiye Kurulu’nun, Öğretmen Yetiştirme Genel Müdürlüğü’nün hiçbir duruşu olmamıştır. Sendikaların duruşu olmamıştır. Öğretmen yetiştirme, milli bir sorun olarak algılanmamıştır. Bu bir toplumsal sorundur. Eğitim fakültelerini yeniden kurmak gerekiyor, ama ehil insanlarla. Bugün Türkiye’nin öğretmen yetiştirme politikalarını oluşturanların birçoğunun eğitim bilimleri alanında uzman olmadığını görüyorsunuz. Yani sorun o kadar da basit bir sorun değil. Burada görev yapacak akademisyenlerin uygulamadan gelmesi gerekiyor. Alanında temayüz etmiş, felsefeyi, sosyolojiyi çok iyi özümsemiş akademisyenler olması gerekiyor. Öğretmen yetiştirme, eskilerinin deyimiyle, “maarif davası” oyuncak değil. Türkiye’de öğretmenlik, devlet memurluğuna dönüştürüldü. Bugün, son sınıf öğrencimiz derste “Hocam KPSS’ye hazırlanmamız gerekiyor.” diyor. Böyle bir yapı olabilir mi? Eğitim fakültelerini bitirdi bu KPSS’ler. Bir başka vahamet şudur: “Eğitim fakültesini bitiren öğretmen olur.” Anadolu Öğretmen Lisesi’ni bitiren öğrenci doğrudan eğitim fakültesine giremiyor. O zaman bu liseyi nİye açtınız.

Sayın Hocam, böyle bir sistemi kurmanın önündeki engel nedir?

Bir tarafta toplum, bir tarafta Milli Eğitim Bakanlığı, bir tarafta YÖK: üçlü saç ayağı. Bu iki kurum problematik olduğu için problem bütün alt yapılara kadar yayılıyor. Öğretmen Yetiştirme Milli Komitesi vardı. Ne iş yapar o da belli değil. Bir komite var, Ankara’da toplanıyor ara sıra. Bana Talim Terbiye Kurulu’nun, YÖK’ün, Öğretmen Yetiştirme Genel Müdürlüğü’nün 2050 yılının öğretmeni konusunda hazırlamış olduğu raporlardan örnek verebilir misin? Yok ki böyle bir rapor; rapor da yok, kaygısı da yok. Şimdi sen ve ben tartışıyoruz sadece. Biz de entelektüel bir kaygıyla tartışıyoruz, tarihe not düşelim diyoruz. Kusura bakmayın, ama bu millet, bu devlet, 650 bin öğretmene, beş bin tane Milli Eğitim Bakanlığı çalışanına ayda iki bin TL bir ücret ödüyor. Çözümü siz üreteceksiniz, dışardan ve benden beklemeyin. Çözüm üretemiyorsanız yerinizi terk edin, öğretmenliğe dönün. Burada temel sorun kişilerden kaynaklanmıyor, kurumsal kapasitenin zayıflamasından, değişen çağcıl dünya ihtiyaçlarına uygun yükseköğretim modelini, eğitim modelini geliştiremediğimizden ve kendi derin kodlarınıza dayalı modeller üretemediğinizden kaynaklanıyor. Sistem dışarıdan bakıldığında çok zayıf, çok kötü bir durum arz ediyor. Bu yüzden Türkiye’de herkes kendi çocuğunu kurtardığı için mutlu oluyor. “Öğretmen, eğitim fakültesinde yetişir.” Bunu bile yerleştiremedik, bırak akademiyi. “Mühendis, mühendislik fakültesinde yetişir.”, bunu başka bir yerde yetiştirebilir misiniz? Bir modeliniz olmalı. İlkeleriniz yok. Ölçüleriniz yok. Bu yoksa uygulamayı ölçmeniz mümkün değil, teorik olarak. Adanmışlık mesleğidir öğretmenlik.

Sayın Hocam, okul yönetimi de bir sorun alanı bizde galiba. Yanılıyor muyum?

Bu bir medeniyet sorunudur. Medeniyetimiz sarsıntı geçirmiştir. Dil zenginliğini, kavram zenginliğini, üslûp zenginliğini kaybetmiş, sanat, mimarî, estetik zayıflamış. Basit bir örnek vereyim: Süleymaniye Camii’ne bakarsanız bir mimarî ve estetik bütünlük görürsünüz. Yahya Kemal Beyatlı o eserden ilham alarak “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” isimli o güzel şiirini yazar. O esere, o güzel şiir yazılır: mimarî ve edebiyat bütünleşir. O esere kalkıp sıradan bir şey, bir şiir yazamazsınız. Söylediğiniz sorunlar, bir günde çözülecek sorunlar değil. Gerçekten bunu kurgulayacak, sarsıntı geçirmiş medeniyetin birleşenlerini yeniden inşa edecek, üniversiteleriniz var mı? Ben de dâhil olmak üzere bunu üretebilecek kafalar son derece az: iyi niyetli çalışmalar var. Okul müdürlerine gelince, Türkiye de öğretmen yetiştirme, okul müdürü yetiştirme bana göre bir usta çırak ilişkisi şeklinde olmalıdır. Bir okul, müdürü kadardır; bir sınıf, öğretmeni kadardır. Türkiye’de az da olsa liderlik özellikleri olan iyi yetişmiş müdürler var. Fakat Türkiye’de müdür yetiştirme mekanizması yok. Yönetmelik değiştirerek müdür atıyorlar. Dünya, profesyonel öğretmenler yetiştiriyor, müdürler yetiştiriyor. Okul müdürlüğü de, öğretmenlik mesleği de profesyonel bir meslektir. Eğitimin önemi birazda nüfus yapımızla ilgilidir. Türkiye nüfusunun yüzde 60’ı, 35 yaşının altında, bu çok önemli bir şeydir. 2050–2100 yılının Türkiye’si için eğer bu yüzde 65’lik sınıfın potansiyelini yüzde yüz kullanabilecekleri okullar, plâtformlar, üniversiteler, bunları yönlendirebilecek şahsiyetli öğretmen ve öğretim görevlisi yetiştirebilirsek, 2100 yılında yeni bir medeniyetin tohumlarını atmış oluruz. Yeni bir insanlık modeli, mutluluk çağını kurabiliriz diye düşünüyorum. Tabi şunu yapmak lâzım, hem kendi milletimizi, kendi geçmişimizi, kendi derin kodlarımızı çok iyi tanıyacağız, hem de Batı’yı hatta dünyayı çok iyi tanıyacağız. Yani hem kendimizi hem dünyayı tanıyarak yeni bir medeniyet kurabiliriz. Bu bir sentez medeniyeti olabilir. Türkiye’nin insanlık için model üretme sorumluluğu var. Tarih bunu bize yüklüyor diye düşünüyorum.

Hocam biraz da okuldan bahseder misiniz?

Türkiye, kendine özgü bir okul kuramadı. Kendi uygarlığına, kendi toplum değerlerine, derin kodlarına uygun bir okul. İlköğretimi İngiltere’den, meslekî eğitimi Almanya’dan, liseyi Fransa’dan, yükseköğretimi Amerika’dan uyarladı. Hep uyarlayarak geçirdi vaktini, onun içinde okulu ve bir bütün olan insan hayatını parçaladı, böldü. Oysa okul bir yaşama ve öğrenme alanıdır. Bütün olarak algılandığında çocuk, ahlâkı, edebiyatı, sanatı, şiiri, matematiği, mantığı, insanlığı, dili okulda öğrenir. Biz ne yaptık, imam hatipler açtık, din öğretiyoruz. Peki, genel lisede ne olacak? Hayat, bir bütün. Biz ne yaptık: senin kafan fene çalışıyorsa, fen koluna git. Bu kez de ne oldu; çocuk hayatı fenci olarak algılamaya başladı. Programlar açabilirsiniz, diyelim ki fen ve teknoloji programı, İslâmî bilimler programı, sanat ve musiki programı, estetik programı… Bu farklı programlardan, seçtiklerinden ders alır çocuk. İstediği yaşta, her zaman istediği programı değiştirme hakkı olur çocuğun. Çünkü hayat bir daha verilmeyecek o çocuğa. O zaman eğitimin çocuklara tercihler sunan, seçimler sunan bir yapıya kavuşturulması gerekiyor. Devletin okulu olmaz, toplumun okulu olur.

Söyleşimizin başında Batı’nın ve bizim insana bakışımız arasındaki farklardan bahsettiniz. Bugün bir de “tüketim toplumu” diye bir kavramla karşı karşıyayız. “Tüketen toplum tezi” bizim için ne anlam ifade ediyor?

İnsanlık tarihi boyunca bütün uygarlıklar “iyi insan”, “ahlâklı insan”, “erdemli kent”, “erdemli toplum”a vurgu yapmış. Fakat şu anda, insanlığın çok iyi noktada olduğunu söyleyemeyiz. Eğer biz Türkiye olarak kendi geleceğimizi kendimiz plânlamazsak, başkalarının plânlarına dâhil olma süreciyle karşı karşıyayız demektir. Biz insanî bir medeniyetin temsilcileriyiz. Medeniyeti yeniden inşa ettiğimiz zaman yeni şeyler üreteceğiz. Bizim temel düşünürlerimizin eserlerini incelerseniz müthiş bir medeniyet parametreleri ve kavramlarıyla karşılaşırsınız. Ben kendimde bile çizginin çok dışına çıkmış inişli çıkışlı bir hayat çizgisi görüyorum. Fakat bu sarsıntı benimle ilgili bir şey değil. O bakımdan çocuklarımızın karşı karşıya kaldığı sarsıntı ve değişimleri düşünün. Şunu belirtmen lâzım: Bizim uygarlığımız akla karşı çıkmıyor. Akıl artı gönül. Yani aklı insanîleştiriyor biraz. Şimdi ben kendime bakıyorum, akıl var gönül yok. Devletin aslî görevi iyi insan yetiştirmektir. Devletin görevi ara eleman yetiştirmek değildir. Gençler bozuluyor diyoruz, bozulmuyor bozulan sistem veya biz yetişkinler, kurumlar.

Hocam, son yıllarda okul öncesine özel bir vurgu var. Daha küçük yaşlardan başlayan bu eğitime övgüler diziliyor. Okul öncesi eğitim hakkında ne düşünüyorsunuz?

Anne gidince her şey gitti. Anneyi yok etti Batı, kapitalizm. Kadının ve erkeğin ikisinin birlikte iş yaşamına girmesiyle birlikte çocuk ortada kaldı. Batıda kilise daha popülerdir okul öncesi eğitimde. Çünkü çocuk “iyi insan” olmalı. Türkiye’de bu, çok da toplumun özgür iradesiyle, isteğiyle olmamıştır. Bizde olması gereken şu: okul öncesi eğitim kurumları bütün Türkiye’de yaygınlaştırılmalı ve bu kurumlarda çocuklara sadece oyun, türkü, musiki öğretilmelidir. Ama sadece kendi musikimiz, sadece kendi milli oyunlarımız ve onlar üzerinde çocuğun kimliğini inşa edebileceği bir yapı kurulmalıdır.

Malûmunuz okul öncesi dönemde yabancı dil eğitimi yaygınlaşıyor? Sizce doğru bir tercih mi?

Dil, medeniyettir. Dilinizi kaybettiğiniz zaman her şeyinizi kaybedersiniz. Biz, kelimelerle düşünüyoruz. Kelimelerle hayatı algılıyoruz. İnsandan insana irtibatı, hatta ruhî irtibatı kelimelerle kuruyoruz. Dua ederken bile kelimeleri kullanıyoruz. Kelimelere anlam yüklüyoruz. Kelimelerden anlam çıkartıyoruz. Dil “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirini musiki gibi yapıyor. Tarih ile edebiyatı ortada birleştiriyor o kavramlar, sizin hayat bütünlüğünüzü oraya taşıyor. O bakımdan okul öncesi eğitim ve Türkçenin öğretimi hayatî bir önem taşıyor. Benim kurumlara güvenim kalmadı gibi. Bu bile çok tehlikeli bir düşünüş tarzıdır. Bu kurumların kendileri bir problem… Kendileri problem olanlar, probleme çözüm üretemezler. Bu bağlamda, her ülke eğitim sorununu çözmüştür demiyorum. Türkiye de hızla artan özel okul öncesi okullarda İngilizce eğitimi verilmeye başlandı. Bu bir müstemleke anlayışıdır. Siz hiç batılı devletin okul öncesinde başka bir dil öğretildiğini gördünüz mü? Bir hayranlık ifadesidir. Çocuk önce kendi dilini iyice öğrenmeli ve güzelce konuşmalıdır. Yani kelime zenginliğinizi, kavram zenginliğinizi kaybettiğiniz zaman iletişiminiz zayıflar, irtibatlar zayıflar. İdeolojinin olduğu yerde ortak değerler, ortak gelecek kurgusu oluşturamazsınız. Türkiye’nin geleceğini tasarlayamazsınız. Okul öncesinde çocuklara, sadece sesli masal ve kitap okumamız bile yeterlidir diye düşünüyorum. Okul öncesinde görev alacak öğretmenler, Türkçeyi güzel kullansın ve çocukları sevsinler yeter.

Sayın Hocam, bildiğiniz üzere İGEDER güçlü bir öğretmen derneği. Ve bizim gibi yüzlerce STK var. STK’ları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özellikle kökleri, hayata bakışı bu ülkenin, bu toplumun bin yıllık derin kodlarıyla bağlantılı sivil hareketlere ihtiyaç var. Gerçekten bu ülkeye hizmet etme ve yeni bir medeniyet kurma arzusu içinde olan, en azından kurmanın altyapısını oluşturmak için taşın altına elini koyabilecek ve tarihsel sorumluluğunu yerine getirecek sivil toplum kuruluşlarına ihtiyaç var. İGEDER bunu yapıyor. Artık bilgiyi paylaşanlar, modelleri paylaşanlar kazanıyor.Pratik çözümler üreten, onların önünü açan, öğretmen eğitimine katkı sağlayan, STK’lar çok önemli. Eğitimcinin, öğretmenin eğitimine önem veren, katkı ve destek olmaya çaba sarf eden İGEDER’i tebrik ederim, gerçekten güzel işler yapıyor.

Teşekkür ederiz.

İsmail CİHANGİR

(Bu yazı 958 kez görüntülendi.) 0000-00-00
 
 
   
 
İstanbul - İbrahim Hakan KARATAŞ E-posta: ihkaratas@gmail.com
www.materyal.org.trwww.oncuegitimciler.org.tr www.egitimakademisi.org.tr